UcanSupurge
Alaca Bilyeler

 

Canan Canocan 

canan1silay@gmail.com

 

Gecenin ayazından sakınıp gittikçe hızlanan adımları sokağın diğer ucuna ulaştığında kararsızca bir iki adım sağa sola yönelse de dosdoğru ilerlemeye devam ederek nihayet bir evin önünde durdu. Çekinikliğinin ellerine sinmişliği kapıdaki silikçe çalınışlarda daha da belirginleşmişti. İlkin duyulmasa da arttırarak sürdürdüğü bu vuruşlar sonrası ışıklar yandı ve sabaha kadar ışıdı.

Mahallenin evleri tek katlıydı. Çoğunun boyası dökülmüş, eski püskü, özensizce sıralanmış bu binalarda yıllarını paylaşan komşuların selamları ile açılırdı gün. Temizlik ve bahçe işleri bir iki saatte biter arkasından ev gezmeleri başlardı. Kahve yudumları arası dökülen dedikodular tekrar tekrar ölçüp biçilir en nihayetinde bir sonuca varacak olduğunda yerini bir yenisine bırakırdı. Bugünlerin havadisi ise geçen gece mahalleye gelen konuktu. Mahallenin en eskilerinden Fatma Hanımla komşusu Hatice Hanım o günün temelini atmış bu dedikoduyla akşamı etmişlerdi.

-Duydun mu Keriman'ın kızı gelmiş?

-Aylin mi? Pek kara yazılıymış kız!

-İnsan yazısından biraz da kendi sorumludur. Kendi etti kendi buldu. Kaçmadı mıydı o adama!

-Değil mi? Nebahat’ın oğlu istemişti onu, o zamanlar. Beğenmedi onu, nesi var… Mis gibi öğretmen işte, İki yıl şark hizmetini yaptı, geldi. Şimdi okulunda çalışıyor. Bir yandan da özel ders veriyor. Beğenmedi bu çocuğu beğenmedi de o sarhoş şoföre kaçtı. Geçenlerde bizim Raşit anlatıyordu; iyice vurmuş kocası içkiye kendini. Günlerce taksiye çıktığı olmuyormuş.

-Ondan dövüyormuş kızı desene. Eh ne demişler? Nerde parasızlık orda uğursuzluk! İki gönül bir olunca samanlık seyran olmaz. Biz söylüyoruz bunları. Ama nafile! İlle de tecrübe edecekler.

-Öyle deme Fatma öyle deme. Geçenlerde Rezzan’dan duydum. Aylin canciğer arkadaşıdır kızı Figen’in, kemerle dövüyormuş Aylin'i. Vücudunda sigara yanıkları varmış. İzleri kendi gözleri ile görmüş. Öyle deme senin de torunların var...

Aylar önce bırakıp gitmişti bu mahalleyi. Bir daha da geri dönmemişti. Halbuki çok severdi bu sokakları, evleri, insanlarını… Çok özlemişti onları. Her gün sümbül Nene’nin kahvaltısını hazırlayıp ilaçlarını verir. Melahat Abla’nın dikişlerine yardım eder, her hafta yaptığı dumanı üstünden daha akıp gitmeden sarıp sarmaladığı börekleri bakkal dükkanı işleten Rıza Amcası’na götürürdü. Mahallede herkesin hemen her fırsatta yardımına koşar, işlerini yapardı. Onların canciğeri, gözbebeği olmuştu. Yıllardır gönüllerinde usul usul beslenip yeşeren bu gül kokulu goncanın en çokta çocukluk arkadaşı Figen’i göresi gelmişti. Yaşadığı sıkıntıları sadece o duyardı. Bir daha görür müydü onu? Aylin düşüne ümit kattığı saatlerde Figen, annesine umutsuzca yalvarıyordu.

-Nereye gidiyon?

-Aylin 'e… Anasına dönmüş diyorlar. Biliyon çok çekti kızcağız, belki yardımım dokunur.

-Sana mı kaldı edecek. Bir yardım edeni bulunur ona, korkma! Belli mi olur vardır onun kenarda köşede boncuk dağıttığı birileri.

-Yeter Anne, yeter ! Kötü değil Aylin! Sadece bir adamı sevdi o da.

-O da önce dövdü, sonra kapıya koydu. Adam ona saygı duyup da nikahına aldı mı?

-Aralarında nikah olmuşlar, Anne. İmam nikahı yapmışlar.

-İnanma yalandır. Orospuluğunu örtüyor aklı sıra. Ama yemeyiz bunları. Hem artık imam nikahı mı kaldı.

-Aylin yalan söylemez bana. Ne bana ne de başkalarına. Korkak değildir Aylin.

-Değildir de ne demeye döndü peki! Kalsaydı imam nikahlı kocasının yanında.

-O koca onu ne hale getirmiş gördün mü?

-Görmedim ama duydum az bile onun gibisine

-Yeter Anne yeter !

-Gitsin bu mahalleden. Orospu kısmına dar gelir bu mahalle. Boğar, sıkar, nefes aldırmaz ona. Sevda karısı kaç gün dayandı buraya.

-Aylin olmasaydı bir hafta duramazdı ya!  Hayran olmuştum o gün ona. Daha on beşindeydi o zamanlar. Nasılda kafa tutmuştu bütün mahalleye. O kadıncağızı tek başına korumuştu.

-Orospu değiller mi tabiki kollayacaklar birbirlerini.

Anasının bu konuşmasından sonra Figen’in de Aylin'i görme ümidi bitmişti.

Aylin'in Annesi Keriman Hanım yaptığı nakışlar, dantel masa örtüleri, sehpa takımları ya da perdelerin bir kısmını satar, bazılarını hediye götürür, fakat en güzellerini kızının çeyizine saklardı. Kızı beş ay önce ailesini bırakıp gittiğinde çoğunu dağıttı. Kalan birkaç parçayı da Aylin’in göz nuruyla işlendiği için atmaya kıyamadı. Bir daha asla göremeyeceğim diye üzülürken birkaç gün önce gecenin sabahı beklediği saatlerde kapı önünde buluvermişti kızını.

Babası Osman Efendi’nin tamir ettiği ayakkabılarla gezerdi mahalleli. Kiminin kırılan topuğunu düzeltmiş, kimini keçelemiş, boyayarak yenilemiş ayakkabıları yıllarca kullanırlardı. Gözünden sakınarak büyüttüğü kızının bir adama kaçıp gitmesine öylesine içerlemişti ki döndüğünden beri hiç konuşmamıştı. Odasından çıktığı yoktu Aylin’in. Sadece bir gece yarısı su içmek için gittiği mutfağın lambasını yaktığı anda salondaki kıpırtısını işitti. Döndüğünden beri ilk kez o gün konuşmuştu onunla. Öyle bağırmıştı ki Annesi de uyanmıştı.

-Ne oldu cezanı bulup geri mi döndün.

-Bey…

-O adama kaçıp giderken bizi aleme utandırdığın yetmedi mi? Şimdi ne demeye döndün! 

-Yeter Bey! 

-Yalan mı? Öğretmene söz verip şoföre kaçmadı mı? Aylar geçti halen başımı kaldırıp da geçemiyom bu mahalleden. Ne zamandan beri ilk defa o da Alirıza’nın ısrarıyla girdim şu kahveye. Sözleşmişler gibi girer girmez sustular. Bir ara başımı kaldıracak oldum, o kuru, alaca sessizlikte bakışları ile kustular nefretlerini. İki yudum çay içmek nasip olmadı. Kalktım, hemen çıktım. Evi zor ettim. Eskiden dostum, ahbabım çoktu. Ya şimdi bir Alirıza var.  O da sadece yüzüme gülüyor ya. 

-Günah alma Bey. İyi insan kaç tane kaldı ki şu dünyada…

-Günah alma ya, günah alma! Bizim günahımız neydi peki? Kızı her gördüğüne boncuk dağıtıyo demediler mi? Hem öğretmene hem şoföre…

-Zaten öğretmeni istememişti. Biz zorlamadık mı onu nişan etmeye? Biraz da biz ettik aslında.

-Ettiysek niye döndü peki? Gittiği yerde kalsaydı. Biz etmişiz şunun durumuna baksana ... Yüzünün kollarının haline bir bak! Kendi etti derler ya, tövbe!

-Gönlüne kandıysa o adama gittiyse hata yapmış, yapmış ama çok çekmiş görüyon.

-Kendi düşen ağlamaz Hanım. İnsan da biraz onur olsa şu kapıdan çıkıp gitti mi ölse dönmez geriye.

-Öyle deme Bey! Kendine fenalık eder sonra…

-O kadar şeref var mı bunda..

-Kötülüğünden demiyon bunları Bey, söylesene…

Bilal on beşine yeni girmişti. Kömür karası, sık, kıvırcık saçları; toparlak burnu; minicik çenesi ve kısa boyu ile yaşıtlarından daha küçük gösteriyordu. Arkadaşları onun bu görünümü ile çoğu kez alay edip ona şirincik adını takmışlardı. Evine kapanırdı o da günlerce çıkmazdı dışarı. Kavga edemezdi kimseyle, Aylin Ablası korurdu böyle anlarda. Çok kere kurtarmıştı onu. Hatta yumruğunu var gücüyle sıkıp kendisini nasıl koruyacağını öğretmişti ona. Öyle ki avucunun içinde ona verdiği üç tane alaca renklerde bilyeleri yumacak ve olanca gücüyle yumruklarını savuracaktı. Nihayet bir gün tartıştığı çocuklardan birini dövmüş, mahallede sözünü geçirmeye başlamıştı. Bununla gurur duyan Bilal başarısını bilyelere bağladı. Gün olmuyordu ki hemen herkese bilyelerini anlatmasın. Bir ara mahallede herkes Aylin Abla’nın sihirli bilyelerini konuşur olmuştu. Şoföre kaçıp kötü olmadan önce ne kadar iyi bir kızdı Aylin Ablası. Şimdi kimsenin yüzüne bakamıyordu. Bu sefer utancı onu sindirmiş arkadaşlarından uzak tutar olmuştu. O Orospunun alaca bilyelerini istemiyordu artık.

Ertesi günün sabahında Osman efendinin dükkanın önünde bir taksi durdu.

-Hoşgelmişsin

-Hoşgördük

-İşler nasıl iyi mi?

-Şükür. Geceleri de taksiye çıkıyom artık. Haliyle arttı kazancım az buçuk. Geçim derdim yok emme artık yaşantımı bir düzene koyayım diyom. Yaş da gidiyo.

-Doğrudur doğrudur. Evlenip barklanıp çoluk çocuğa karışmak lazım. Ama usulüyle.

-Doğru diyon Emmim. Ben de münasip görürsen kızını istemeye geldim. Düğünde yaparız. Telli duvaklı gelir evine, usulüne göre. Ne dersen ne istersen başım üstüne.

-Bakarız bakarız… Yarın akşama misafirimiz olursan etraflıca konuşuruz her şeyi.

Bir parça da olsa yüreği rahatlamıştı artık Osman Efendi’nin. O gün uykusunda huzur vardı.

Ertesi sabah Annesi, Aylin’e şoförün babasına olan ziyaretini anlatıyordu.

-Hayır bana yaptıklarını bilmezmiş gibi konuşuyon, geçer mi onla bir ömür? Ya çayını bahane eder de döver ya yemeğini.

Ayaklarım geri geri gidiyor onu gördüğümde. İçim istemiyor onu.

-Ne demeye kaçtın gittin o zaman?

-İlklerde farklıydı bakmaya kıyamıyom derdi o günlerde. Sıcacık bakışları ısıtırdı. Gönlüm akıp giderdi o zaman. Sonradan değişti. İlkin anlamadım, gittiğimin haftası dolmamıştı. Çarşıdan eve geç döndüğüm için yapmadığını bırakmadı bana. Sokak yüzü görmedim bir daha. Doğaya, yaşama ,insana hasret kaldım aylarca.

-Kendin ettin kızım kendin ettin!

-Bir seferinde Kızkardeşi akşam yatıya misafir oldu. Uyuduğu sırada beni bir odaya alıp kapıyı kitledi. Ölümüne vuruyordu sanki .  En kötüsü de çığlığımı susturmaktı. Utancım yaşadığım dehşetten daha çok eziyet ediyordu bana. Tekmelerin yumrukların sesine uyandı kız. Bir kaç defa kapıyı tıklattı. Ağlıyormuşum meğer. Aylardır ilk defa o gün duydum ağladığımı. Aşk kapatıyormuş meğerse örtüyormuş gözyaşlarımı. Artık saklayamıyor ama gücü yetmiyor. Hata ettimse ettim. Bedelini ödedim.

-Çok geç kızım çok geç…

O gece uykusuzluk bahçeye sürükledi Aylin’i. Günlerdir unutulan solmaya yüz tutmuş çiçekleri sulamaya başladı. Gece yıldızların arasından kayıp gitmiş gibiydi. Ortalık Yasemin kokusuna bürünmüştü. Sulandıkça dirilip kendine gelen yapraklara hüznünü anlatmak istedi bir an. Su gibi akmak istedi. Gözyaşları pınarlarından usul usul dökülmeye başladığında unuttuğu, unutmak istediği tüm anıların parça parça söküldüğünü duyumsadı. Bu akışa sıkıca tutunmuşken işittiği ayak sesleri ile irkildi. Bir kaç defa seslense de cevap veren olmadı. Çeşmeyi kapatıp eve gireceği sırada sırtında bir bıçak darbesinde yitip gitti. Asıl zor olansa o günün sabahı ve sonrasında toprağın kızıl kokusuna sarınmış alaca renkli birkaç bilyenin ışıl ışıl yanmasına herkesin kayıtsız kalması olmuştu.