UcanSupurge
Savaş oyunu oynamayı sevmiyoruz

 

Afganistan’ın Bamyan vadisinde bulunan Buda heykelleri, 2001 yılında put oldukları, putperestliğe ait oldukları gerekçesiyle Taliban'ın dinamitleriyle tıpkı IŞİD terörünün Musul ve Kerkük'te Şiilere ait birçok ibadethaneyi yok ettiği gibi, yerle bir edilmişti.

İranlı Yönetmen Hana Makhmalbaf, Taliban tarafından nefretle yok edilen Buda heykellerini babası Mohsen Makhmalbaf’ın bir metaforuyla 2007’de beyez perdeye taşıdı. Baba Makhmalbaf’a göre, Taliban dinamitleriyle yok edilen Buda aslen Afganistan’daki vahşetten utanıp yıkılmıştır.

Afganistan'ın orta kesiminde, Kabil'in kuzeybatısında yer alan Bamyan'da çekilen ve Türkçe’ye Utaç olarak çevrilen film, Bamyan’da yüksek kayalardaki evlerden yükselen kadın ve çocuk sesleriyle başlıyor. Ve savaşın ortasında canı en çok yanan çocukların hikayelerini temsil ediyor. Filmde bu temsil, renkli güzel hikayeler öğrenmek için okula gitmek isteyen Baktay’ın yolculuğunda yoluna çıkan savaş oyununun ortasında kalan incecik güçlü sesi: “Savaş oyunu oynamayı sevmedim”

BU SADECE BİR OYUN

En son bizim oyunlarımızdı, evcilik, sek sek, kör ebe, başından bombalar geçmeyen çocukların oyunu belki de… Evcilik oyununda anne, baba, öğretmen rolleriyle hayal güçlerimizi ortaya koyar,  oyun içinde oyunlara dalardık balkondan anne seslenişine kulak asmadan. Bugün bilgisayar başında savaş oyunlarında puan kazanan çocuklar, filmde yıkılan Buda heykelinin eteklerinde ellerinde sopalarla Taliban rolündeler. Bu filmin değil, kendi oyunlarının, hayal güçlerinin rolü. Onlar savaşın ortasında kalan çocuklar.

Okula gitmek için yola çıkan Baktay’ı oyunlarına alan çocuklar, oyunda Baktay’ı ‘günahkar’ ve ‘putperest’ ilan edip onu taşlamak üzere bir çukur açarlar. Baktay çocukların ‘Allahın emri’ diye etrafına çizdiği dairalerin dışına çıkarak kendi oyununu oynarken minik yüreğindeki korkuyu da gizleyemez. Savaş oyunundaki çocuklar, ellerine taşları alıp Baktay’a bunun bir oyun olmadığını haykırırken, Baktay onlara oyun dışında bir anlam veremez. 

Çocuklar, oyunların içinde hangi gerçekliğin algısıyla hareket eder? Bu sorunun yanıtını pedagoglara bırakıp, bugün Sur'da, Suruç'ta, Cizre'de...; dün Musul’da Kerkük’te binlerce çocuğun katledildiği topraklarda savaş bittiğinde geriye kalan ne olacak. Savaşın kaybedeni ölen ise, kazananı yeni savaşlar için hayatta kalanlar mı?

 ‘Yeni’ dünya’da ‘Yeni’ günlerde, ‘Yeni’ Türkiye’de çocuklar bir tarafta bilgisayar oyunlarında insan öldürüp puan toplarken, bir taraflarda da sokak aralarında IŞİD rolünde olacaklar belki de. Bugün tanığı olduğumuz kanlı savaşta, ölen çocukların ardından kalanlarda savaşın izlerini oyunlarında çizmeye başlayıp hayatlarının sonuna kadar bu çizgiyi taşıyacak.

Kanlı elleriyle, savaşın ardından saydığı ganimetleri yetmeyen kirli sistem bir de üzerine bir sanal oyun üretip, IŞİD teröristlerine o oyunda kafa kestirip oyunun bağımlısı olanlardan puanlar kazanacak belki de. Oyunu oynayanlar da izleyenler de Baktay gibi ona oyun dışında bir anlam veremeyecek.

 UÇURTMA DEĞİL AMERİKAN FÜZESİ

Ellerindeki sopaları silah yapan minik savaş oyuncuları, Baktay’ın okula gitmek için aldığı defterin sayfalarından Buda’yı yıkan uçaklar yaparlar. Buda, Baktay’ın defterinden uçup gelen kağıt uçaklarla yıkılırken, gökyüzünde salınan rengarenk bir uçurtma bir anda Amerikan füzesi olup, taşlarla yere indirilir.

Çocukların esirlerinin hepsi Baktay gibi oradan geçen kız çocuklarıdır. ‘Esir’ kız çocuklarının ortak suçları kendi deyimleriyle güzel olmaları. Aralarında sakız çiğnediği, ruj sürdüğü için ‘esir’ düşenler de var tabii. Hepsi ‘günahkar’, hepsi ‘putperest’…

Bu kez film, gerçekliğin içinden çıkan oyundan çıkarıp seyirciyi oyunun içindeki gerçekliğin anlamsızlığına itiyor sanki. Çocukların o ‘esir’ düşmüş hallerine bakıp kahkahalara boğulurken, bitmeyen kanlı savaşta esir olup öldürülen insanların nedenlerine takılıp kalıyoruz.

                            Sen neden esir düştün?

                               Kürt olduğum için…

                    Ya sen, sen buralardan değilsin?

                            Gazeteci olduğum için…

                                       Ya sen???

                              Alevi olduğum için…

                             Ermeni olduğum için…

                         Müslüman olmadığım için…

Oyunda kurallar bozulmadan uygulanırken, esirlerin tüm eşyalarına da el konulur elbet, filmde Baktay’ın parçalanan defteri, bugün Kobane’den haber almak için giden gazetecilerin zorla, tehditle ellerinden alınan ses kayıt cihazları ve fotoğraf makineleri gibi.

Oyun içinden çıkan gerçekle iç içe geçerken filmde aklım yere düşen renkli uçurtmada kalır, sonra omzumdaki kara uçurtmamı tutup kendimi avuturum: “Uçurtma değildi o Amerikan füzesi”

 “ANCAK ÖLÜRSEN ÖZGÜR OLURSUN”

Ve filmin diğer güzel karakteri Abbas, filmin başından beri Baktay’ın akıl hocası olan Abbas. Baktay’ı yüksek sesle okuduğu alfabe ve heceleyerek okuduğu bir hikaye ile büyüler. Abbas’ın hevesle okuduğu hikayeleri okuyabilmek için okul yollarına düşen Baktay, daha renkli bir hikaye öğrenemeyince sonunda yine Abbas’ın okuduğu hikayeyi anlatır kendine. “Adam ağacın altında uyumuş ve kafasına bir ceviz düşmüş, adam,’ iyi ki kafama düşen bir cevizdi bir bal kabağı olsaydı kesin ölürdüm’ demiş.”

“Ağacın altında uyuyan adam…”, “kafasına düşen ceviz…”, “bal kabağı…” hikayelerini ararken, ölüm oyunlarına ‘esir’ oyuncu olan Baktay’ın oyundan kurtulup, eve dönmesi için tek şansı yere düşüp ölü rolü yapmaktır. Oyundan sıkılan ve gözlerindeki korku büyüyen Baktay’ın imdadına yine Abbas’ın sesi yetişir: 

“Ancak ölürsen özgür olursun Baktaaaayyy”

Savaşın içinde ölen çocuklar, ‘ölümsüz’, ‘şehit’, ‘onurumuz’… diye anılırken onları yaşatacak ve yaşarken sadece çocuk olarak özgür bırakacak bir yaşamın özlemi, inancıyla bitiyor Hana Makhmalbaf’ın muhteşem filmi, Utancından Yıkılan Buda.

 

Atlas Arslan

atlasarslan@gmail.com