UcanSupurge
Çocuk Gelinler'in Mendil'e sarılı hikayesi

  İlkokul üçüncü sınıfa giden bir kız çocuğu Fatma, okuldan eve geldiğinde büyük ablasının nişanlısını görünce, “eniştem gelmiş” diyen neşeli çığlığı, ablasının evden kaçışının ardından eniştesinin eline 13 yaşında “gelin” diye tutuşturulmasında kalıyor.

Yanında yıllar önce nişanlısını bırakıp sevdiğine kaçan ablası Gülistan, neyin ve kimin suçlu olduğunu hala bilemiyor.

İki kız kardeş Fatma ve Gülistan, 57 yıl öncesini dünün hüznüyle yaşıyor anımsadıkça.

ENİŞTEME “KOCAM” DİYEBİLMEK

“Kaç yaşında evlendin?” diye sorduğumda Fatma’ya, derin bir iç geçiriyor;

  • 13 yaşındaydım.

Konuşmak istemiyor, yüzünü çeviriyor;

  • Hiç bana sorma, bana kimse sormadı zamanında…

6 Çocuk annesi, 12 torunun Anneannesi, Babaannesi şimdi Fatma. Çocukluğunun evine dalıp gidiyor anlatırken, ailesindeki yüzleri anımsamakta güçlük çeker gibi;

  • 13 yaşımda ilkokul üçe gidiyordum. O zamanlar okula gitmek için yaş baş sormuyorlardı, on yaşımda başladım okula. İki ağabeyim vardı, İki bacım benden büyük, ben evin en küçüğünün bir büyüğü oluyordum. Küçük yerde kızların okuması çok görülmez, işte ben de okusam ilkokulu bitirsem ancak. O okumuştan sayılır.

“Üçüncü sınıftaydım ben bacımı nişanladıklarında” diyor. Yanında oturan ablasını göstererek;

  • Bu benim büyüğüm, 16 yaşındaydı o zaman. Eniştem…

“Eniştem” derken gülüyor.

  • Eniştem, işte şimdi benim çocuklarımın babası olan, bacımdan epeyce büyük yaşı. Bizim oralı ama başka köyden. Görücü geldiler bacıma, elbet sormak etmek nerde bizlere. Gel zaman git zaman nişan takıldı. Eniştem yaşı epeyce büyük ama iyi adam, bize gelip gidiyor o vakitler. Okuldan eve geldiğimde eniştemin geldiğini gördüğümde sevinirdim, öte beri getirirdi bana, küçük kardeşime, severdik onu.

“Şimdi seviyor musun onu?” diye soracak oluyorum, yüzüme hüzün ve öfke arasında sıkışmış bir bakışla bakıyor.

  • Düğünlerini bekliyorduk, düğüne az bir vakit vardı. Bacımın gönülsüz olduğunu ne bileyim ben, çocuğum daha, aklı ermez oyun çocuğuyum daha.

Çocuk yaşının onayını alıyor ablasına dönerek;

      - Hiç anlamadım nasıl oldu, nasıl bitti. Bacım kaçtı evden, sezmedik hiç birimiz. Bilemedik nasıl kaçtığını, niye, kime kaçtığını. Babam, ağabeylerim, konu komşu kınıyor. Annemin ortalıkta sesi çıkmıyor, utanıyor elden.

Kaçan kız, ertesinde dönüp gelse de alınmaz gayrı, iyi bakılmaz ona. “Giden gitti” deniliyor. Ama babamın esas utandığı eniştem, güya babamla eniştemin erkekliğine sürüldü leke, sahip çıkamadılar nişanlı kıza, tutamadılar evde.

Aradan çok vakit geçmedi, babam eniştemi çağırdı. “Ben sözümden dönmedim, o kaçtıysa bu var. Sözse söz, dünürlükse dünürlük” diye beni verdiler enişteme. O da ses etmedi, kabul etti.

Susuyor bir süre, yanındaki ablasına bakıyor;

- Namusları arlandı, elin yüzüne baktılar beni enişteme gelin edince. Altı çocuğumun babası, 57 yıldır aynı evde yaşadığım adam, “kocam mı oldu” sanki, bir gün dönüp yüzüne “kocam” diyebildim mi…

 “GÖNÜLSÜZ AŞ, YA KARIN AĞRITIR YA BAŞ”

“İstemedim” diyor kaçan abla Gülistan, “Gönlüm olmadı hiç, gönlüm başkasına varıp gitti, ben de gönlümün varıp gittiğine kaçtım.”

Suçluluk var her cümlesinde, suçlu var bir yerlerde. Suçlu babası, suçlu ağabeyleri, suçlu terk ettiği nişanlısı, suçlu kendisi…

-“Tüm suç Mendil’de” diyor Gülistan.

“Mendil” diyor, Mendil köylerindeki yaşlı bir kadın. Terk ettiği nişanlısını, kardeşinin verildiği adamı Mendil bulup getirmiş. “İyi adamsın, işin gücün var, senden iyisini mi bulacaklar?” demiş.

Mendil’e küfürler ediyor Gülistan, yanında oturan kız kardeşinin yüzüne bakmadan, öfkeyle;

- Orospu Mendil… Ocağı yanasıca Mendil…

Mendil’e olan öfkesini unutup babasına kızıyor bu kez;

       -Babam ayağının üzerine dursun, yatacak toprağı yeri olmasın. Erkekliğini köye kasabaya böyle gösterdi, sözünden dönmemek için bacımı tuttu verdi. “Ne dayaklar attılar buncağaza” diyerek Fatma’yı gösteriyor eliyle.

“Bacım bir koca günü görmedi.” derken ağlamaklı oluyor.

- Gönülsüz aş, ya karın ağrıtır ya baş. Hastalıklara tutuldu genç yaşında bacım, rahmi alındı. Gün yüzü görmezse insan ne olur.

Söylediklerini unutmak istercesine bu kez gönlünün vardığını anlatıyor Gülistan;

- Ben çok sevdim, evli adamdı kaçtığım ama gözüm ne onun evliliğini gördü ne beni nişanladıkları adamı. Çok da mutlu oldum, öldü gitti aha şimdi, o gerçek ben yalan dünyada. Hala da çok seviyorum. Nikahım olmadı, gelinlik giymedim, ama çok mutlu oldum.

Fatma’ya bakarak;

   - Onun benim ardımdan böyle olacağını bilseydim kaçmazdım ama yine de varmazdım gönlümün istemediğine. Bana yakılan ateşte o yandı işte. Duyunca çok ağladım, geri de dönemedim. Duydum düğün edeceklermiş, el kadar çocuğa.

Düğünlerinin olduğunu, başka yere gittiklerini duydum, uzun vakit görmedim bacımı. Ağıtlar yakardım ona, yollara bakarak.

                               Aşağıdan hacı poyraz hacılar

                              Yukarıdan ceviz dalı gıcılar

                              Düğüne bayrama giden bacılar

                              İçinizde benim bacım var mı ola..

Yere bakarak yaktığı ağıtın ardından gelen suskunluk Mendil’e olan kızgınlığı anımsamasıyla bozuluyor;

 - Orospu Mendil.. Ocağı yanasıca Mendil… Meeendiiillll…

YILLAR OLDU ”KOCAMA” ADIYLA SESLENMEDİM

Bir ses kaydı cihazı istemiş torunundan yıllar önce Fatma,

     - Kimseye diyemem dertlerimi, kendim söyleyip kendim ağlayım içimdeki yangına.

Ablasını hiç suçlamadığını anlatıyor Fatma;

-Ciğer… Nasıl düşman olacaksın,  yıllardır ağlar hep bacım da “Sen benim ateşimle yandın, her dertleri ben getirdim başına” der. Ciğer işte ciğer…  İstemedi ki böyle olsun.

Kocasını anlatırken, “Çocuklarımın babası, torunlarımın dedesi” diye anlatıyor Fatma.

- “Ya adı?” dediğimde susuyor, mahcup gülümseyerek gözlerime bakıyor.

- Yıllardır evliyiz, aynı evin içindeyiz. Ben unutmadım nasıl evlendiğimizi onu bilmem. O gün oldu bugün, daha adıyla seslenmişliğim yoktur.

Gülüyor içten içten Fatma, sanki ona oynanan kötü bir oyuna karşı kendi oyununu bulmuş olmanın eğlencesiyle anlatıyor.

- “Hişt” derdim, “pişt” derdim… Duymazsa duyana görene kadar ses etmez, ne vakit dönüp baksa o vakit derdim diyeceğimi. Çocuklara, torunlara diyorum şimdi diyeceğimi. “Babanıza söyleyin, dedenizi çağırın” diye.

“Gönlümü kırmadı ne yalan olsun” diyerek burkuluyor cümleler Fatma’nın dudaklarında;

- Belki o da istemezdi böyle olsun, ama kızgınım hem de nasıl kızgınım ona. Giden kız gitmiş, sen el kadar çocuğu “karı” diye nasıl alırsın. Babam veriyorsa o almasaydı sanki. Adını demeyişime gönül koyduğunu biliyorum. Birgün dedi zaten: “Bir kere adımı deyiver karı” diye. Demedim, diyemedim, diyemem…

İKİ KIZ KARDEŞİN SÜREN ORTAK ACISI: ENGELLİ TORUNLAR

Kız kardeşi’nin anlattıklarını defalarca dinlemiş olmanın tanıdıklığıyla sakince yere bakıyor Gülistan. “Onun da kini geçmemiş” diyerek terk ettiği nişanlısını, kız kardeşinin kocasını anlatıyor.

- Yıllarca kin tutmuş ola ki, kızımı kaçırttırdı oğluna. İsteseler verirdim kızımı, bacımın oğlu niye vermeyim el mi sanki. İkisi de birbirini istedikten sonra verirdim elbet. Ama kin tutmuş işte. Oğlu benim kızımı istediğini deyince; “Kaçır onun kızını, üzerine tarla vereyim” demiş. Bunu duyduğum vakit, çok söyledim kızıma; “kaçma gelsin istesinler” dedim. Söz verdim, gelip istediklerinde vereceğime, benim gibi olmasın, teliyle duvağıyla çıksın evden istedim. Dinlemedi, kaçtı gitti kızım.

                                           Sana söz verdim de hata mı ettim

                                           Beni bıraktın da nereye gittin

                                           Beni mecnun gibi yaktın kül ettin

                                           Acı yavrum acı benim halime

Kızına yaktığı ağıtı, kız kardeşine yaktığı ağıt kadar derinden söyleyip, kızını anlatıyor Gülistan;

    - Gitti, düğün ettiler, varıp gidemedim yavrumun düğününe. Bacımın düğünü gibi yaktı içimi. “Benim günahımı bacımdan sonra kızım çekecek” dedim. Ağzım dilim yanaydı, demeseydim.

İki kızı oldu, ikisinin de kulağı duymuyor, konuşamıyor. Akraba evliliği işte. Bacı çocukları, kardeş sayılırlar, televizyonlar da diyor; “kardeş çocukları, yakın akrabalar evlenirse böyle olur sonu.” Sonra boşandılar, anlaşamadılar. İki çocuk öylece ortada kaldı, büyüğü bacım aldı küçüğünü ben büyüttüm.

Engelli torunlarını anlatırken, Fatma’ya bakıyor Gülistan;

- İkisi de kız… İkisinin de ağzı dili yok. Küçük olan yine kendini idare ediyor, konuşamasa duyamasa da okula gitti, okuma yazma öğrendi. Evlendi kendisi gibi duymayan konuşmayan bir çocukla. Gerçi o da boşandı annesi gibi, bir çocukla kaldı ortada sonra. Her şeyin günahını kızlarımız, torunlarımız çekti işte. Ama yine idare etti, şimdi belediye’de çalışıyor torunum, kulağı duymasa da dudak okuyor, az biraz kelime öğrendi. Çok uyanık, cin gibi.

-“Ya büyük olan torun” dediğimde İki kız kardeş birbirine bakıyor sessizce, sonra Gülistan anlatıyor;

- Büyük olan kızın, sadece kulağında dilinde değildi sorun, “zeka geriliği” dedi doktorlar. Onun bakımı zordu, durdan sustan anlamaz bilmezdi. Annesiyle babası boşanınca onu Fatma aldı götürdü. Ben belki o kadar iyi bakamazdım, bacım küçük kasabada yaşıyordu o zamanlar. Okula gönderemese de onu, kendi eğitti büyüttü. Yine zor olanı, acılı olanı bacım kuşandı sırtına…

Kendi işlerini görebilen hale getirdi… Sonra…

Sonrası iki kız kardeş arasında uzunca bir sessizlik…

İÇİNE ÇÖKEN ÇIĞLIĞIN ARDI

Sessizliği Fatma’nın derin bir iç çekişi bozuyor. Ve engelli torununu anlatıyor;

- Gözümden sakınırdım onu, büyümüştü, serpilmişti. Boyuna posuna bakan genç kız sanardı onu. Küçük yerde yaşıyorduk, etrafımızda bilmediğimiz yabancı köylerden insanlar vardı. Aklı ermez, dili yok dişi yok. Çocukken evin içinde koşuştururken gözü kapıya geldiydi de bir gözüne de perde indiydi. Kurban olduğum Allah vurunca vuruyor işte, tek gözü de öylece kör olduydu.

Duymaz, konuşmaz, görmez… Her vakit arkasında olmak, kollamak gerekiyordu. Bahçenin etrafındaki duvarları ördü dedesi. Bahçenin içinde salıncağı, oyuncakları her şeyi vardı. Zaten sokağa çıksa da çocuklar kaçıyordu ondan, deli sanıyorlardı. Çocuk aklı işte ne bilsinler. Çarşıya pazara giderken de sıkı sıkı tutardım elini, fırlayıp kaçar başına bir iş gelir, bir araba gelse ardından duymaz etmez. On üç yaşına gelmişti…

Az önce yaşanan bir olayı anlatır gibi sesi telaşlı Fatma’nın;

- Bahçe kapısını hep kilitli tutardık, kilidin bir anahtarı dedesinde biri benim eteğimde bağlı olurdu hep. On beş yıl önceydi, Ankara’dan misafirlerimiz geldi. Biz misafirleri karşıladık, içeri aldık ki sokaktan bir çığlık koptu. İçime oturdu ki o ses bu vakit olmuş hala içimde. Koptuk gittik, kız yerde kanlar içinde yatıyor. Ortalıkta ne bir araba var, ne insan… Bizim sokakta köye giden traktörler çok olurdu, traktör vurup geçmiş üzerinden.

Ellerini uzatıp ellerine bakıyor Fatma;

- Kandan çok korkardı torunum, aklı ermezdi yemeklik salçayı görse bağırırdı, kan sanıyordu herhal.Biraz daha büyüdüğünde adet olunca ne yapacağını düşünürdüm. “Anlatamaz, dinletemezsin korkar kendinden gelen kanı görünce” derdim. Ben bakardım ona, ben o görmeden bakardım ona... Büyüyemedi, kanlar içinde gitti. Kurtaramadık, ona bunu yapanı da bulamadık, bulsak ne olacak geri mi gelecek giden.

            “Gelmeeezzz gelmez gayrı giden” diyor içindeki çığlığı susturmak istercesine Fatma;

- Bizim oralarda denir ki; “Eden bulur cezasını, ettiğini çekiyor çeken.” Benim torunum dünyasından habersiz, kime ne etti, neyin günahını çekiyor. Kimin suçunu yüklendi de gitti. Bizim günahımızı mı çekiyor, biz kimin günahını çektik o vakit…

SÖNMEYEN ATEŞTE MENDİL’İ TUTUŞTURMAK

Sevmediğini, istemediğini bile söyleyemediği nişanlısını bırakıp sevdiğine kaçan Gülistan günahkar ve suçlu ...

Ablasının ardında bıraktığı nişanlısının eline 13 yaşında“gelin” verilen Fatma günahkar ve suçlu…

Yaşları 70’e varan ama hala küçük yaşlarının hüzünlerine sarılı anılarıyla yaşayan tüm kadınlar günahkar ve suçlu ...

Samimi dilleriyle anlattıkları hikayelerin ardında anlatamadıkları sırlar, günahkar ve suçlu ... Yaşamında bir kez bile sevişmeden, bir sürü çocuk doğuran kadın bedeninde saklı bekaret, günahkar ve suçlu…

Yaşadıklarına anlam vermeye çalışıp, günahkar ve suçlu ararken kendilerini de içine alıp üç nesil kadının acılarını bağrına basan güç, günahkar ve suçlu…

 Sahi kim günahkar, kim suçlu?

- “Tüm suç Mendil”de…

 O halde üç nesil kadının tüm günahkarı ve suçlusu olan Mendil’i atalım. Küçük kız çocuklarının büyümeden yaşlanan ateşlerinde tutuşsun Mendil.

 

Atlas Arslan

atlasarslan@gmail.com                                                                                                       Resim: Egon Shiler